Cumartesi, Kasım 17, 2012

destek elemanının halinden anlamayana empati anketi


bilişim sektöründe müşteriye yakın insan bilgisayara yakın insanı, bilgisayara yakın insan da müşteriye yakın insanı bir türlü anlayamaz, mıknatısın ters kutubu misali birbirlerini iterek uzaklaşırlar.

teknik insanların hayatta kalmak için zaman içinde geliştirmiş olduğu bir takım davranışlar, bu insanlarla işi olan yöneticiler, satışçılar, müşteri yöneticileri tarafından umarsızlık, tembellik ve şımarıklık olarak yorumlanır.

destek insanlarının içinde bulunduğu durumu anlamayı kolaylaştıracak minik bir anketim olacak:

1.) bir saat içinde evden iş için bir belge hazırlayıp göndermeniz gerek, tam bu anda içeride bebeğiniz ağlamaya başlıyor, eşiniz de o sırada içeride uyumakta. ilk tepkiniz ne olur?

a. işinizi bırakıp bebeğin yanına gitmek
b. işinizi bırakıp eşinizi uyandırmaya gitmek
c. işinize devam edip eşinizin uyanmasını beklemek

2.) daha önce hiç alt değiştirmediniz, bebeğin altı değişmesi gerek, içeride eşiniz uyuyor, ne yaparsınız?

a. bebeğin ağlamasına kulak tıkar, eşimin uyanmasını beklerim.
b. bebeğin ağlamasına kulak tıkar, internetten nasıl alt değiştirilir videoları izlemeye başlarım.
c. eşimin üzerine su döker, uyandırırım.
d. eşimi yatağında dürte dürte nasıl alt değiştirilir anlatmasını sağlarım.
e. doğaçlama yapmaya çalışır, yalan yanlış bir şekilde bebeğin altını değiştiririm.

3.) üçüz bebeğiniz var, tek başınasınız, hepsi bir anda ağlamaya başladı, ne yaparsınız?

a. duvar kenarına çömelir, ağlarım.
b. önce en çok ağlayanla ilgilenirim, diğeri sesini daha çok yükseltecek olursa elimdekini bırakıp ona geçerim.
c. kafamda rastgele bir sıra belirlerim, o sırayla derdi neymiş bakar müdahale ederim, diğerlerinin ağlamasına kulağımı tıkarım.
d. kafamda rastgele bir sıra belirlerim, o sırayla önce hepsinin derdi neymiş anlarım, sonra durumlarına göre tekrar sıralama yaparım, müdahale etmeye başlarım.

burada durumu zorlaştıran şey hangi bebeğe bakılacağına karar vermek değil, hangi 2 bebeğe bakılmayacağına karar vermektir. anne ne karar verecek olursa olsun diğer 2 bebeğe bakmıyor olduğunun vicdan azabını üstünde taşır. aynı anda 3 bebeğin ağlamasının anneleri üzerinde yaratacağı tahribat ile dışarıdan bir insan üzerinde yaratacağı tahribat aynı olmayacaktır. anne zaman içinde duruma uyum sağlar. dışarıdan bir insan, annenin bebeklerin ağlamasına olan duyarsızlığını gaddarca bulabilir. halbuki annenin akıl sağlığını korumasının tek yolu bu duyarsızlığı edinmesidir.

ağlayan bir bebeğin beyninizde yarattığı tahribat neyse, bir destek insanına sürecin dışına çıkarak gönderdiğiniz her istek e-postasının, başına gidip yaptığınız amaçsız dırdırın yarattığı tahribat da odur.

burada üzerinde yük oluşmuş insanı rahatlatmak için aynı işleri yapabilecek bir yardımcı bulabilirsiniz. eğer öyle bir durumunuz yoksa yapabileceğiniz bir başka şey de hangi işin önce yapılacağına karar verme yükünü o kişinin üzerinden almaktır.

alt değiştirmek bir anne için kolay bir iştir, zor olan hangi bebeğin altının değiştirileceğine karar vermektir. bazen bu karar süreci işin kendisinden uzun sürebilir.

Perşembe, Eylül 06, 2012

bir haftalık babalık tecrübesi


insanlar daha sonra sorduklarında yol gösterebilmek için bilgiler ve duygular tazeyken yazayım.

doğum için gayrettepe florance nightingale hastenesini ve dr. herman işçi'yi tercih ettik. seçimlerimizden de son derece memnun kaldık.

hastanenin doğum bölümü hemşireleri 5 dakika içinde odada bitebilme özelliğine sahiptiler. yanınızda hiç anne, baba, akraba olmadan 2 kişi hastaneye girip 3 kişi olarak çıkabilirsiniz. hemşireler çocuğun bakımı ile ilgili her türlü eğitimi uygulamalı olarak veriyorlar.

toplam maliyet de şöyle oldu:
hastane: ~ 3.500 TL
doktor: 2.750 TL

hastanenin doğum sırasında, tam anestezi olmadığı sürece, eşi içeriye kabul ediyor ve fotoğraf çekmesine izin veriyor olması bir artıydı.

koç allianz'in doğum poliçeli sigortasını yaptırmış olduğumuzdan cebimizden, 3 senelik sigorta karşılığı olarak yaklaşık 3.000 TL çıkmış oldu. normalde 2 senelik süre yeterli, biz zamanları tutturamadık.

herman bey avrupa florance nightingale'e bağlı çalışıyor. dışarıdan doktor getirtmişiz gibi bir durum oluştuğundan, doktor parasını önce cebimizden ödeyip sonra sigortadan almak durumunda kaldık, eğer avrupa hastanesini tercih etmiş olsaydık doktor parası doğrudan sigorta tarafından karşılanacaktı.

3.500 TL'lık hastane masrafının 550 TL'lık kısmı yeni doğan işlemleri için alınıyor, sigortamız 450 TL'ye kadar bu masrafları karşılıyordu. özetle toplamda doğum için cebimizden 100 TL nakit çıkmış oldu. tabi doğum öncesi muayeneler ve testlerin parasını cebimizden verdik, bunlar poliçe kapsamında değildi.

sigorta konusunda eray bostancı bize yardımcı oldu. doğum sonrası rüzgar'ı yaklaşık 350 TL'ye esra'nın poliçesine ekledik. bu şekilde "bizim çocuk" kapsamında ömür boyu yenileme garantisiyle rüzgar'ın özel sağlık sigortası başlamış oldu. yalnız sigorta işlemleri için önce kimlik çıkarmak gerekiyor.

normal doğum istememize rağmen son dakika da sezeryana dönmek zorunda kaldık. halk arasında "5 dakikada çocuğu alıveriyorlar" şeklinde bahsedilen operasyonun esas uzun süren kısmının toplama kısmı olduğuna da şahit olmuş oldum, toplamda 45 dakika kadar bir zaman aldı ameliyat. normalde aynı ameliyatı başka bir nedenle yapıyor olsalar muhtemelen hastayı 1 hafta hastaneden çıkarmazlar, ama doğum nasıl güçlü bir motivasyonsa gerçekten anne 2 gün içinde ayağa kalkıp yürüyebiliyor. epidural anesteziyi tercih etmemizden ötürü 1 hafta baş ağrısı gibi bir yan etki yaşadık. oturma, kalkma, yürüme işlevlerinin normale dönmesi 1 haftayı geçti.

aylardır "şu çocuk sağ salim doğsa" diye beklediğiniz doğum anının mutluluğunu yaklaşık 1 saat yaşayabiliyorsunuz. 1 saat sonunda odanızda "bebeğin emmesi lazım" diye bir hemşire bitiveriyor ve mücadele başlıyor. bizimki planlı bir sezeryan olmadığından çocuk alındığında normal doğum başlamıştı, dolayısıyla esra'nın süt problemi olmadı. ameliyat sonrası ilk emzirmeler tam bir işkence ve sinir harbi. "insanlar içgüdüsel olarak emme yetisiyle doğar" sözü de yalanmış, bildiğiniz çocuğa emmesini gösteriyorsunuz. ama haklarını vermek gerekirse gayet iyi birer öğrenci olarak doğuyorlar. ne varki ciddi bir ameliyattan çıkmış bir insan olarak çocuğu doğru düzgün tutamazken bu emzirme eğitimini vermek çok kolay olmuyor.

biz önce mücadeleden bir yıldık, "acıkınca illa emecek" kuramına sarılır gibi olduk bir ara, ama hayat hiç öyle değilmiş. beslemezsen çocuk uykuya veriyor kendini, uykusu ağırlaştıkça emmesi güçleşiyor. her 2-3 saatte bir çocuğu emmeye zorlamak gerekiyormuş, neyse allem ettik küllem ettik bir şekilde çocuğu emzirmeyi başardık. burada da başınızda bir akraba ve hemşire ordusu oluyor, annenin işi psikolojik olarak hiç kolay değil.

birinci gün çocuk gayet güzel 3'er saat arayla 15'er dakika süt emdi. biz başarmış olduğumuzu zannederken üçüncü gün çıkıp gelen bir çocuk doktorunun, çocuğun sarılık değerinin sınırda olduğunu, çocuğun iyi beslenmediğini söylemesiyle tam bir yıkım yaşadık.

anneden süt geliyor, çocuk da emiyor gibi görünmesine rağmen, göğüs ucundaki delikler henüz tam açılmadığından yeterli beslenememiş. deliklerin açılması için paşanın daha kuvvetli emmesi gerek, çocuğun kuvvetlenmesi için de daha iyi beslenmesi gerek. durum çıkmaza girmişti. çıkmazı göğüs pompası ve bir adet şırıngayla aştık. göğüs pompasıyla deliklerin açılmasını sağladık, delikler açılmış olmasına rağmen rüzgar umudunu yitirmiş olacak emmeyi reddediyordu, bunun üzerine hemşire'nin de yönlendirmesiyle sağdığımız sütü şırıngaya doldurup verdik, şırıngayı hafif hafif rüzgar'ın ağzına sıkarken, çocuk içgüdüsel emme hareketine başlıyordu. sütün tadını aldıktan sonra hemen annesinin göğsüne koyduk ve normal sürece geri döndük.

şırınga işini denemek çok tedirgin etmişti, çünkü bir kere kolayına alışırsa hiç bir zaman memeden emmeme gibi bir risk söz konusu. o yüzden en son çare olarak başvurmak gerek.

anne sütünün büyülü etkisini anında görüyorsunuz, çocuk bir yudum içiyor, cildindeki problemler düzelmeye başlıyor, bir yudum daha alıyor gözleri açılmıya başlıyor, inanılmaz bir hızla kendine geliyor. 5. gün sonunda yapılan kan testinde bilirubin değerinin 13'ten 12'ye düştüğünü gördük, iyileşme süreci başlamıştı.

özetle ilk hafta endişeler silsilesi halinde geçiyor. çocuk sağ salim doğacak mı? doğdu emebilecek mi? emdi tuvaletini yapabilecek mi? tek derdiniz gaz çıkarmak haline geldiği zaman iş rayına oturmuş demek oluyor.

şöyle geriye dönüp baktığımda olağandışı herhangi bir problem yaşamadığımızı görüyorum, ama o an için inanılmaz bir endişe yaşıyorsunuz, bunu anlatmak kolay değil, normal bir duygu değil çünkü. iş tatlıya bağlandığı andaki mutluluk da normal bir mutluluk değil. her bir birim endişenin sonunda 2 birim mutluluk tadıyorsunuz, bu hesapla sonunuzun aşırı doz mutluluktan olması çok olası. zaten öyle olmasa çekilecek çile değil gerçekten. yaşanan her şey çok mucizevi, ama bir mucizenin bu kadar sık yaşanıyor olması bir çelişki, olağan mucize doğum.

bir insan tuvaletini yapabiliyor diye bu kadar mutluluk yaşamak normal değil tabi, düşünme şeklinizdeki onarımı mümkün olmayan hasarin hemen farkına varıyorsunuz. baba olmuşsunuz. bakkaldan ekmek alırken gaipten bebeğinizin kokusunu duyuyorsunuz, hem de çok keskin bir şekilde. sıcakta trafikte takılmış otobüsün güneş gören tarafında kalmış olsanız bile yüzünüze anlamsız bir gülücük yapışmış olabiliyor. hayatınızda hiç şarkı mırıldanmamış bir insan da olsanız, internette ninni repartuarınızı genişletmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi.

neredeyse sesimin güzel olduğuna beni bile inandıracaksın, canım oğlum. iyi ki doğdun!

Salı, Haziran 26, 2012

parkyeri'ne göre misiniz? parkyeri size göre mi?

parkyeri'nde, hazır yetişmiş insan gücü transfer etmek yerine, potansiyeli olan insanları seçip yetiştirmeyi tercih ediyoruz. çünkü şirketteki farklı kültür başka firma deneyimi olan arkadaşların uyum problemi yaşamasına neden olabiliyor. uyum konusundaki en büyük direnç noktası da "bu benim işim değil!" psikolojisi oluyor.

bir çeşit savunma mekanizması olarak geliştirilen bu psikolojinin gerekçeleri kişiden kişiye değişebiliyor:

* iş kilitlemeye çalışıyorlar
* bu benim uzmanlaşmak istediğim konu değil
* bu işi yapmaya yetkin değilim

parkyeri'nde işin atandığı değil seçildiği bir ortam yaratmaya çalışyoruz. herkes kartvizitinde istediği başlığı kullanmakta özgürdür. dolayısıyla kişiden beklentiyi müdürü değil de kişi kendi belirlemiş olur. bu kurgu sayesinde insanların potansiyelleri altında kalmasına ve üzerilerinde kapasitelerini aşan bir iş beklentisi oluşmasına engel olmaya çalışıyoruz.

parkyeri çalışanı olarak amacımız iş takibi sistemindeki işleri bitirmek, parkyeri yönetiminin amacı ise bu işlerin hiç tükenmemesini sağlamak. iş listesi şirketin devamlılığını sağlıyor olmalı ve çalışanı mutlu etmeli ki şirketin kurgusu çalışsın.

iş listesinde sadece muhasebe işleri kaldığını varsayalım ve şirkette o sırada yalnız 2 programcı çalışıyor, bu durumda muhasebeci alınıncaya kadar muhasebe işleri durmuyor, programcılar hoşlarına gitmese de muhasebe işlerini aralarında paylaşmak durumunda. bir muhasebe elemanı alınacak olursa bu işleri isteyerek üzerine çekeceğinden mutsuz olan 2 programcıyı özgür kılmış oluruz. ama alınan muhasebe elemanı isterse ve zamanı kalırsa üzerine bir programlama işi de alabilir. bunun önünde bir engel yok.

"iş kilitlenme" konusunu bu bilgiler ışığında değerlendirebilirsiniz. şirketin çarklarının dönmeye devam edebilmesi için herşeyden önce hevesinize ihtiyacı var.

"uzmanlaşma" konusuna gelecek olursak bu konuda insanların biraz aceleci davrandığını düşünüyorum ve genelde ne istendiği o kadar da net olmuyor. "ne konuda uzmanlaşmak istiyorsun?" dendiğinde "java" cevabını alabiliyorsunuz. öncelikle biz parkyeri'nde dil öğretmiyoruz programlama öğretiyoruz. dolayısıyla bir mutfak robotunu çözme hızınız herhangi bir dile olan hakimiyetinizden daha fazla anlam taşıyor bizim için. "uzmanlaşma için ne kadar zaman ayırdın kendine?" diye sorduğunuzda, gelen cevapların ortalaması 5 yıla tekabül ediyor. açıkcası kendi adıma 5 yılda herhangi bir konuda (mesela çömlek yapımı) kendimi uzman olarak konumlandırabileceğimi sanmıyorum. demek ki uzman kelimesinden herkesle aynı şeyi anlamıyorum. yola bu şekilde başlayan insanlar genelde 5 yıl sonunda kendilerini analist veya proje yöneticisi olarak buluyorlar.

insan mezun olduğunda, bir kavramlar bulutu içine düşüyor: backend, frontend, mobil, java, .net, python, perl, javascript, actionscript, objective-c, network, sistem yöneticiliği, ağ programcılığı, gömülü programlama, proje yönetimi, analiz vs. bu kavram bolluğu karşısında insanın ister istemez odağını daraltma psikolojisine girmesi gayet doğal. ama 7-8 yıllık bir tecrübenin ardından şunu söyleyebilirim her yol roma'ya çıkıyor.

önce bu kavramları 2 grup altında topluyorsunuz: backend ve frontend. bu 2 dağdan hangisine tırmanacağınıza karar verip tırmanmaya başlıyorsunuz. bazıları daha yolun ortasında yoruluyor ben buraya yerleşiyorum diyor. eğer yola devam ederseniz tırmandığınız dağın zirvesinin bir son olmadığını başka bir dağın yamacı olduğunu görüyorsunuz, yola devam ediyorsunuz ve geriye dönüp baktığınızda bulunduğunuz yükseklikten hem 'backend' hem 'frontend' dağında neler olduğunu rahatça görebiliyorsunuz. nereden tırmandığınızın bir önemi kalmıyor. sakın ilk dağların eteğinde yorulup yerleşik hayata geçen insanların yorumlarının sizi durdurmasına izin vermeyin.

"yetkinlik" meselesine gelecek olursak, sizden bilmenizi değil öğrenmenizi, en doğrusunu değil elinizden gelenin en iyisini yapmanızı bekliyoruz. herşeyden önemlisi hevesinizi koruyabilmeniz. işe burun kıvırmak, diğerlerinin yaptığını hor görmek gibi davranışların başkalarının motivasyonunu kırma gibi bir yan etkisi olduğunu unutmamak gerek.

bahsetmeye çalıştığım durumu çok güzel özetleyen şu videoyla yazımı sonlandırmak istiyorum: